YAŞAM 

AYNA

Birinin ya da birilerinin ayna tutması gerek biz insanlara! Birinin “Güzelsin” demesi gerek güzel olmamız için illa.

Biri ya da birileri “Yeteneklisin” demeden yetenekli olamıyoruz adeta! Birinin seni anlaması gerekiyor önce, kendini anlatabilmen için diğer insanlara.

Biz insanları diğer canlılardan ayıran en temel özellik bu sanırım.

Mutlaka ayna tutmalı birileri.

Sevmeli biri bizi, sevmeyi öğrenmemiz için. İzlemeli birileri ürettiklerimizi, yeteneklerimizi geliştirmemiz için her konuda.

Dokunmalı, sarılmalı, birbirimize iyi gelmeliyiz! “Sen bana iyi geliyorsun” diyenimiz ya da dediklerimiz olmalı.

Bir anne düşünün mesela; yemeklerini afiyetle yiyip “Nefis olmuş anne, ellerine sağlık” diyenleri olmasa o kadar güzel olur muydu o yemekler?

Bir güzel kadın, kendisine sevgiyle bakan bir çift göz olmasa o kadar güzel olabilir miydi acaba?

Bir müzisyen eserlerini coşkuyla dinleyen, alkışlayan izleyicileri olmasa yeniden ve yeniden icra edecek gücü kendinde bulabilir miydi?

Bir ressam eserlerini sergileyerek başka gözlerden görmese eserlerini, yenilerini üretip yoluna devam etme kudretini kendinde bulabilir miydi?

Örnekleri çoğaltmak mümkün!

Hani bir söz vardır, “Hepimiz tek kanatlı melekleriz, birbirimize tutunmadan uçamayız” diye. Öyle aslında.

Birbirimize iyi geliyorduk, yine öyle olabilmeliyiz!

Bazen düşünüyorum, biz bu sonucu hak ettik galiba.

Korona öncesi günlerimizi düşünüyorum, iyi gelmiyorduk artık birbirimize!

Benim bir köşe yazım vardı geçmişte, ‘Selfie Çubuğu’ başlıklı; “Yaşadığımız döneme bir ad verecek olursak eğer ilerde, bencillik dönemi olurdu bu, selfie çubuğu da simgesi olurdu herhalde” diye yazmıştım.

İnsanlar son derece bencil, yalnız, tüketen, empati yoksunu bir hale gelmişti.

Birbirine ayna tutmak, sevgi göstermek şöyle dursun; kuyusunu kazmakla meşguldü.

Hem başkasının tuttuğu aynaya ne gerek vardı ki kendi dev aynası varken?

– Ayna, ayna; söyle bana, kim en güzel bu dünyada?

– Sizsiniz, sayın kraliçem!

Kendi dev aynası yetiyordu birçoğumuza!

Bilmem abartıyor muyum? Ama ben böyle gözlemliyor, böyle düşünüyordum insanlığın gidişatı hakkında.

Çoktan pes etmiş, havlu atmıştım. Henüz virüs bizi esareti altına almadan, karantina günlerimi ben kendi isteğimle başlatmıştım.

Ahmet Muhip Dıranas’ın “Bakıp imreniyorum akınına/ şehrin üstünden geçen bulutların/ belki gidiyorlardır yakınına/ rüyamızı kuşatan hudutların” dizeleri hep aklımdaydı.

Bu yüzden karantina günleri çok da zor gelmedi bana.

Üzülmüyor muyum?

Üzülüyorum elbette bu duruma. En çok da çocuklar için…

Onlar masum! Onlar bu yaşadıklarımızı hak etmiyorlar.

Çocuklar kirletilmemiş doğanın bir parçası.

Çocuklar gelecekteki umutlarımız! En azından onlar için umutla bakıyorum yarınlara.

Biz bu cezayı hak ettik! Doğaya ettiğimiz bunca zulümden sonra…

Çocuklarımıza daha güzel bir dünya bırakmak için kendimize değil, birbirimize ayna tuttuğumuz, doğayla barışık ve farkında, doğayla bir bütün olduğumuz güzel günlerin umuduyla yeni bir yıla başlıyorum ve yeni bir dünya hayali kuruyorum.

Bu yazıya yorum yapamıyorsanızlütfen Facebook hesabınıza giriş yapınız
Paylaş:

Benzer yazılar